Toplumsal Algılar ve Bireye Yansıyan Yönü

Gülümsemenin Kültürlerarası Anlam Farkı

Ehliyet ve ruhsat alımıyla ilgili birime gelen insanların, bu belgeler için fotoğraf çektirmeleri gerekir. Fotoğrafları çekilirken gülümsemeleri istendiğinde, itiraz etmeden hatta keyif alarak bu isteği yerine getirerek fotoğraflarının çekilmesine izin vermektedirler. Bir gün, fotoğraf çektirmek için kameranın karşısına geçen Japon gülümsemeyi reddeder. Japon için gülümsemede yanlış olan nedir? Sorunun yanıtı, gülümsemenin Japon için taşıdığı farklı anlamda yatmaktadır.

Amerika’da gülümseyen bir insan kibar ve güvenilir olarak nitelendirilmektedir. Amerika’da insanlar birbirleri ile iletişim kurmakta zorlanmazlar. Birbirlerine gülümseyen insanlar karşılıklı güven oluştururlar.

Bunun tam tersi, Asya ülkelerinde gülümsemek farklı anlamlara gelebilmektedir. Ehliyetine yapıştırılacak fotoğrafı için gülümsemeyi reddeden Japon’un, itiraz nedeni, ehliyetini almayı hak ettiği için ciddi olması gerektiğini düşünmesidir. Onun için gülümsemek, böylesine ciddi bir başarıyı alaya almaktır. Japonya, Kore ve Hindistan gibi pek çok ülkede insanlar utandıklarında, üzüldüklerinde, özür dilemek istediklerinde ve nadiren mutlu olduklarında gülümserler. Başka birçok ülkede olduğu gibi gülücük arkadaşlık ya da mutluluk ve güveni çağrıştırmamaktadır.

Farklı kültürlerde davranışların algılanışındaki farklılıklar çoğu zaman problem oluşturabilmektedir. Örneğin Koreli pazarlamacı ya da satıcılar, gülümsemedikleri için çocukça ve bazen de aptal olarak algılanabilirler. Gülücük gülücüktür; fakat bazen kişisel ve kültürel farklılıkları da ortaya koyar(Taylor, Peplau ve Sears, 2000, s. 90).

Toplumsal Algı nedir?

Bireyin içinde yaşadığı toplumun etkisi ile kişi, nesne ya da durumları algılayıp tutumlar oluşturmasına sosyal algı ya da toplumsal algı denir

İnsan çevreden gelen uyarıları alırken yalnız değildir. Toplum içinde yaşadığı ve toplumsal değerleri paylaştığı için uyarıları olduğundan daha değişik algılar. Örgüt içinde ise örgütün geliştirdiği değer ve normların etkisi vardır ve işgören diğer insanları, olayları ve nesneleri örgüt ortamının istediği şekilde algılar. İşgörenler yetersiz izlenimler sahibi olduğundan, birbirleri hakkında bilinçsiz, eksik çıkarsamalarda bulunurlar, çünkü yanlış izlenimlere dayanmaktadırlar.

Toplumsal algının değişik türleri vardır.

Yansıtıcı algı: İnsanın karşıtı olan bir başkası için edindiği algıların aynısının başkalarınca da edinildiğini sanmasıdır; bir insandan korkan kişinin başkalarının da korkacağını düşünmesi gibi.

Seçici algı: Bireyin kendince değerli gördüğü özelliklere göre başkalarını ölçmesi

Karşılaştırıcı algı: Tanıdığı, beğendiği bir insanın özelliklerini temel alarak karşılaştırma yapılarak algılama, genelleştirme

Dengeleyici algı: Aynı anda algılanan iki kişinin arasında görülen ilişkinin, o iki insanın kendilerince de algılandığını sanma

Basmakalıplaştırıcı algı: Bir kimseyi kendi gerçek özelliklerinden çok üyesi olduğu grup ya da toplumun algılanmış özelliklerine göre algılamasına denir (Ansiklopedika)

Bireysel ve toplumsal algılamalar

Belki de kimi zaman durup, nefes alıp, şöyle bir etraflıca düşünmek gerekiyor: Nasıl algılanıyorum? Çevremdekiler beni hangi değerlerimle hatırlıyor? Bir gün çıkıp şöyle bir sorsam, beni hangi kelimelerle tanımlarlar? Başarılı, güçlü, güvenilir, kararlı, vizyoner? Yoksa öfkeli, çabuk karar veren, önyargılı, kararsız biri olarak mı tanınıyorsunuz dersiniz? Peki kurumunuz? Çalışanlarınızın ya da iş arkadaşlarınızın, müşterilerinizin, iş ortaklarınızın kurumunuzu nasıl algıladıklarını düşündünüz mü? Acaba kendinizi tanımlarken kullandığınız kelimelerle, onlarınki ne kadar örtüşüyor? Peki, kurumunuzu temsil eden ekip arkadaşlarınız, dışarıdan nasıl algılanmanızı sağlıyorlar?

Buradan bir de dış dünyayı nasıl algıladığınıza bakalım… Amerika denilince aklınıza neler geliyor? Avrupa’yı hangi kelimelerle tanımlarsınız? Arabanızı, evinizi, giydiklerinizi ya da yemek yediğiniz restoranı seçerken hangi değerler ön plana çıkıyor? Neden arabanız mutlaka Alman markası olmalı? Elektronik denilince neden Fransız ürünlerine prim vermiyor, doğrudan Japon markalarına yöneliyorsunuz? Hangisinin daha iyi olduğuna nasıl karar veriyorsunuz? İyi bir marka, tüm ülkenin ürünleri için nasıl tek bir doğru oluşturabiliyor? (Ali Saydam, Türkiye’nin algılama yönetimine ihtiyacı var, kobifinans)

Stereotiplerin anlattıkları…

Zihnimizin, algıladığı bilgiyi sınıflama ve adlandırma ihtiyacı, doğal olarak bu bilginin genellenmesine ve basitleştirilmesine neden olur. İnsanların bu biçimde sınıflanarak genel kategorilere oturtulması sonucunda ortaya çıkan kalıplara "stereotip" diyoruz. Kadın-erkek, zenci-beyaz, yaşlı-genç, Türk-yabancı, asker-sivil gibi kalıplar bunun örnekleridir. Genellemeler bireysel farklılıkları algılamaya engel olabileceği için ön yargılara yolaçarak kişilerarası iletişimi de etkiler.

Stereotiplerle ilgili klasik bir çalışma 1932 yılında Princeton üniversitesinde yapılmış ve yüz öğrenciden, çeşitli etnik grupları karakterize edecek özellikleri bir listeden seçmeleri istenmiştir. Araştırma sonucunda, aşağıdaki stereotipler ortaya çıkmıştır.

Çinliler- batıl inançlı, tutucu, kurnaz
İngilizler- geleneksel, zeki, sportif
İtalyanlar- sanatsal, coşkulu, tutkulu
Japonlar- çalışkan, zeki, atılımcı
Zenciler- tembel, vurdumduymaz, batıl inançlı

Stereotipler de değişmeye karşı dirençli, ancak değişme potansiyeli olan şemalardır. Örneğin, 1930'lu yıllarda zenciler için oluşturulmuş olan olumsuz stereotip, 1960'lardan sonra gerek sanatsal etkinlikler, gerek spor etkinlikleri, gerekse bu insanlarla daha fazla etkileşime yolaçan diğer fırsatlar sayesinde bir ölçüde de olsa değişmiştir. Şunu vurgulamak gerekir ki, kültürel etkilerle kaçınılmaz olarak oluşan bu kalıplar çoğu zaman bireylerin ve toplumların belleğindeki organizasyonu koruyarak, ayrıntılar içinde dağılmaya engel olurlar. Ancak, kişilerarası iletişimde çarpık algılardan, yanlış yargılardan kaçınmak için, stereotiplerin algı ve değerlendirmelerimizdeki etkisini gözönünde bulundurmak gerekir. Eğer kişiler, stereotiplerin etkisi ile agılama özgürlüklerini kısıtlarlarsa, bireyler düzeyindeki etkileşimlerde karşılarındaki kişiye özgü gerçekleri gözden kaçırabilirler.

Kişilerarası algı, iletişimin temelini oluşturur. Algıların gerçeği yansıtması için, şemaların gücünün farkında olmak ve bunların doğruluklarını sık sık test etmek gerekir. Eğer kişilerarası iletişimde özenli değerlendirmeler yaparsak, yeni bilgileri eski bilgi kategorilerine eklemekle yetinmek yerine, kişilerin kendilerine özgü gerçeklerini yakalama şansımız olur (Selçuk Üniversitesi, Öğrenci Psikolojik Danışma Merkezi).

Kurum, şirket, örgüt ve toplumlarda sosyal algı ve çatışmalar

Çatışma kavramı şimdiye kadar anlaşılan içeriği ile sevimsiz bir kelime olmuştur. Çünkü çatışma, yıkıcılığı, düşmanlığı, kötü ve olumsuz ilişkileri, şiddeti ve savaşı anlatmak için kullanılmıştır. Oysa çatışma sadece bu yıkıcı faaliyetleri ifade etmemektedir. Bununla birlikte kişiler veya gruplar arasındaki görüş ve tercih farklılığından ortaya çıkabilen bütün anlaşmazlıklar da çatışma kavramı ile açıklanmaktadır ki bu aynı zamanda çeşitlilik, zenginlik, farklılık ve canlılığın da bir göstergesi sayılmaktadır.

Bireyler, gruplar ve örgütler arasındaki çatışmalar eğer ilgilenilip yönlendirilmezse, örgütlerde yenilik ve değişim sürecini kesintiye uğratır, yönetenleri de yönetilenleri de sürekli oyalayarak rahatsız eder. Boyutları genişlemeden çatışmanın çözümlenmesi, örgütün ve yönetimin etkinliğine katkıda bulunur. Dikkate ve ciddiye alınmayan anlaşmazlıklar, gittikçe büyüyerek yöneticinin zaman ve enerjisinin israfına yol açar. Sonuçta yönetici, boyutları büyümüş çatışmayı çözümlemeye çalışırken yönetim fonksiyonlarını yerine getirmeye fırsat bulamayabilir.

Yönetim fonksiyonlarının yerine getirilmesi açısından çatışma ele alınırsa planların gerçekleşmemesi, denetimin sağlanamaması, koordinasyonun sağlanamaması gibi rahatsızlıklar çatışma olarak nitelendirilebilir. Ancak çatışma, sadece örgütsel bir rahatsızlık (hastalık) değil, aynı zamanda önemli örgütsel ve yönetsel hastalıklara karşı geliştirilmiş, örgütsel yapıya bağışıklık kazandıran bir aşı ve önemli bir sağlık göstergesi olarak da kabul edilmelidir ( Mahmut Özdemir).

Sosyal algı öğrenmesi ne zaman başlıyor?

Çocuklar, başkalarının davranışlarını gözleyerek, başkalarının yaptığı bu davranış ve eylemlerin neticelerinin neler olduğunu da öğrenir. Birçok sosyal davranışımızı bu yolla öğreniriz. Sosyolojiden psikolojiye geçen sosyalleşme kavramı da bu tür öğrenmeleri ifade eder. Çünkü sosyalleşme, sosyal davranışların öğrenilmesinde sosyal ilişkiyle olan bütün öğrenme süreçlerini kapsamaktadır. Sosyal norm ve değerlerin çocuk tarafından içselleştirilmesini ve vicdanın teşekkül etmesini de ifade eder. Sosyal alanda şartlanmanın rolü veya taklitle öğrenme, sosyalleşme ile ilgili kavramlardır. Özellikle aile, sokak, çocuk grupları, okul arkadaşları ve çocuğun sosyal çevresiyle ilişkilerinde hep bu tür öğrenmeler cereyan eder. Çünkü bu tür öğrenmeler daha tehlikesizdir. Birçok sosyal davranışlarımızı bu yolla öğreniriz.

İnsan başkalarının davranışlarını gözleyerek kendi davranışlarını düzenlemeye çalışır. Karmaşık ve zor olan davranışlar, özellikle hareket öğrenmesinde gözlem yoluyla daha kolaylıkla öğrenilir.

Özellikle çocuk, sosyal davranışları göstermeye, olayları tasavvur etmeye başladığı yaşlardan itibaren, yani gerçekler dünyasından sanki gerçekmiş, öyleymiş gibi... olan davranışlarını daha kolaylıkla anlamaya, davranışların neticelerini anlamaya başlar.Sosyal öğrenmede çocuğun davranışları, kişilik faktörleri ve çevre tesirleri arasındaki karşılıklı etkileşim olarak anlaşılır. Davranış gerçi dış çevreden etkilenir, ama çevrenin önemli parçalarını çocuk şekillendirir.

Sosyal algı öğrenmesinde bir başka öğrenme türü daha vardır. Buna da sembolik öğrenme diyoruz. Çocuklar bu öğrenme türünde "eğer..., ise..." şeklindeki davranış ilişkilerini öğrenirler. "Şayet bu davranışı yaparsam, o zaman başarılı olurum" şeklinde taklit edecekleri davranışı değerlendirmeye tabi tutarlar. Mesela; modelin mükâfatlandığını gören çocuk "ben de aynı şekilde davranırsam, aynı mükâfatı alırım" şeklinde düşünerek gözlediği davranışı daha kolaylıkla öğrenir.

Sosyal algı öğrenmesi yoluyla çocuğa örnekler sunularak, onda kendi davranışları üzerinde düşünme, kendini kontrol ve ayarlama, ilgilerini tanıma, duygu, arzu ve istekleri ifade edebilme, başkalarının duygularına ortak olabilme ve onların duygularını paylaşabilme, duygusal ve sosyal hassasiyetin ortaya çıkarılması, hayal kırıklıklarına karşı tahammül edebilme, zorluklarla başa çıkabilme, kendini tenkit edebilme, karar verebilme, benliğini güçlendirme, insanlara saygılı davranabilme, hoşgörü, problem çözme vb. gibi yetenekleri kazandırmak mümkündür.

Çocukların başkalarıyla ve başka gruplarla ilişkileri, iletişim-etkileşim yeteneklerinin geliştirilmesi, önyargılardan kurtulma, rollerde esnek davranabilme, çatışmaları mantıklı olarak çözebilme, sorumluluk üstlenebilme, başkalarının haklarına saygı, işbirliği ve dayanışma ruhuna sahip olma, yardımlaşma vb. gibi sosyal beceriler de aynı şekilde çocuklara kazandırılabilir. Ancak bir beceriler kazandırılırken çocuklarda rekabet, sadece kendi başarısını düşünme, başkalarıyla karşılıklı ilişki kuramama, ortak problemlerin çözümüne katılmama gibi istenilmeyen sosyal becerilerin çocuklara örnek olarak sunulmaması da gereklidir (keşfet kendini)