GDO'da Algı Operasyonları
“GDO gibi bir şahane teknolojiye neden karşıyız? Neden GDO düşmanı bir nesil yetiştiriyoruz? Neden böylesine bir konu kalkıp milli güvenlik sorunu oluyor? Tarım Bakanını çok severim, bu saçmalığa bi dur desin…” türünden bir zevzeklik fırtınası estirmiş.
Saçmalamış mı?
Hayır, bu saçmalama değil, bu yazı açık bir propaganda yazısıdır.
Bu yazı, çok açık olarak, tohum şirketlerinden alınan para ile yazılmış bir şaklabanlık ürünüdür.
GDO ve tohum konusunu, yeni başlayanlar için, çok kısa ve basit olarak anlatmaya çalışayım.
GDO, Genetiği Değiştirilmiş Organizma demek.
Neden bu kadar popüler oldu bu konu?
Çünkü, küresel ölçekte tarım biçim değiştirdi. Eskiden tarımı çiftçi denilen, köyde yaşayan insanlar yapardı. Şimdi, tarım endüstri oldu, adına da gıda üretimi denildi, küçük çiftçi devreden çıktı, üretim büyük şirketlerin eline geçti.
Adam baraj müteahhidi, bir bakıyorsun dev seralarda domates yetiştiriyor; adam yol müteahhidi, bir bakıyorsun Adana’da binlerce dönüm portakal bahçesi almış. Adam Koç, Sabancı, Zorlu, George Soros, Arap şeyhi, Rus milyarderi… bir bakmışsın domatesi ekip, salça yapıyor, hayvan çiftliği kuruyor, kahve yetiştiriyor…
Şimdi, bu işin bir tarafı.
Koy cebe: tarım – ziraat bitti, endüstriyel gıda üretimi devri başladı.
Eskiden köylü tarlasına ürün eker, ektiği ürünün bir bölümünü de tohum diye bir sonraki yıla saklardı. Kendi tohumu bozulursa, konu komşuda, o yıl bereketli olmuş tarlanın tohumundan alır veya takas yapardı.
Artık bu devir de bitti, nicelik niteliğin önünde geçti. Toprakta yetişen ürünün besin değeri kimsenin umurunda değil, varsa yoksa verim ve biçim. İnsanları hibrit tohuma alıştırdılar, hatta devlet eliyle tarımı ıslah ediyoruz bahanesiyle köylüyü hibrit tohum kullanmaya zorladılar.
Hibrit tohum nedir?
Belirli özellikleri olan anne ve babalar seçilir, onlar özel ortamlarda melezlenir ve istenen özelliklere sahip, F1 denilen, birinci kuşak melez evlatlar elde edilir.
Hibrit GDO demek değildir, aman karıştırmayalım.
Ama, yerli tohum da değildir.
Bu melezleme işini herkes yapamaz, büyük şirket olacaksın, büyük tesislerin, uzmanların, fabrikan, pazarlama ağın … olacak.
Hibrit tohumdan standart ve verimli ürün alırsın, doğru.
Diyelim hibrit hıyar ektin.
Herbiri aynı boyda, aynı kalınlıkta, aynı tatta hıyarların olur.
Verimi yüksektir.
Pazara götürünce, süpermarketin rafında şık durur, kentli tüketicinin ağzı sulanır…
Diyelim ki, o hibrit hıyarı ektin, ürünleri bir güzerl sattın, bir kaç hıyarı da dalında bıraktın ki tohumunu alacaksın. (yani çekirdeklerini topladın, kuruttun, mendilinin içinde sakladın).
O hibrit hıyarın tohumunu ekersen döl verir mi?
Verir.
İşte burada insanların kafası karışıyor.
Hibrit döl vermez, kısırdır diye biliniyor.
Hayır, hibrit döl verir, ama çıkan yeni bireyler (yani F2) karakter açılması olur ve ilk melezin özellikleri ortaya çıkmaz.
Bir de bakmışsın yeni döller yamuk yumuk olmuş, verim düşmüş, tat acılaşmış…
Bu nedenle, hibrit tohum kullananlar hep aynı standardı korumak için sürekli yeni, hibrit tohum alırlar.
Koy cebe: Bu da üreticinin o tohumu üreten şirkete bağımlı olması demektir.
GDO ise hibritten farklı.
GDO’lu tohumda farklı bitkilerin (veya canlıların) genleri aşılanıyor.
Örneğin, mısıra petunya geni, pirince alabalık geni gibi.
Neden?
Diyelim ki mısır ekiyorsunuz, en büyük derdiniz mısır koçan kurdu denilen bir canlı.
Mısır sizin boyunuza geliyor, bir bakmışsın o minik kurt girmiş, kıtır kıtır kemiriyor mısırı.
O kadar büyümüş ki mısır, tarlaya girip kimyasal da kullanamazsınız.
Koca tarla telef olur mu?
Olur.
Bu arkadaşlar ne yapıyorlar?
Toprakta bulunan Bacillus Thuringiensis adındaki bir bakterinin genini alıp, mısıra aşılıyorlar. Bu bakteri bir tür zehir salgılıyor, bizim tırtıl mısıra gelince, bu zehir nedeniyle öte aleme transfer oluyor.
Sadece bu tırtıl değil tabii, ne kadar böcek varsa çevrede, topluca transfer oluyorlar.
Diyelim mısırı ektin, tarlada bir sürü yabancı ot çıktı, mısırlarını boğuyorlar.
Besine, suya ortak oluyorlar…
Çapa yaptın, kaldırdın onları topraktan, mısır büyüdü, yine çıktı yabancı otlar (eh, o kadar gübre su verince, sadece mısır büyümüyor elbet).
Mısır büyüyünce çapa da zor oluyor.
İşte tam filmin bu sahnedinde kimyasallar devreye giriyor, bir sürü herbisit var, mısırı öldürmüyor (sarsıyor) ama diğer otları öldürüyor.
Amaaannn, bununla mı uğraşacaksın, bir sürü zahmet.
Round-up diye bir kimyasal var (ilaç diyorlar bunlara), tarlaya bir atıyorsun, bitki namına ne varsa öldürüyor, tarla cirlop gibi.
Mısır?
Eğer, mısıra raund – up dayanıklılığı sağlayan bir gen transfer edildiyse, yani GDO’lu tohumsa, sadece mısır kalıyor tarlanda (veya pamuk, veya soya …) diğer tüm bitkiler öte alame.
Neresi kötü?
Şurası kötü.
Birincisi, bu şekilde o tarlada biyolojik çeşitliliği tahrip edip, tek tip bir bitkinin yetişmesine izin veriyorsun ki, doğal dengenin bozulması demek bu.
İkincisi, bu raund-up gibi kimyasallar insanlara ve diğer canlılara ciddi zarar veren, kalıcı etki yaratan malzemeler.
Ama iş bununla bitmiyor, daha tehlikeli sürprizler var perdenin arkasında. Bu GDO’lu tohumları üreten şirketler (ki bunların nerdeyse tümü eskiden silah ve bomba üretirdi, şimdi tohum üretiyorlar) aynı zamanda yerel tohum pazarlarını da kontrol altına alıyorlar.
Bir yerde GDO’lu soya tohumu mu satacaklar?
O bölgedeki yerel soya fasulyesi tohumlarının patentini satın alıp, köylünün o tohumu kullanma şansını önlüyorlar (bunu Hindistan’da çok yaptılar mesela).
Ya da, gidip o ülkenin tohum yasalarını değiştirip, yerel üreticinin kendi tohumunu satmasının, takas etmesinin önünü kesiyorlar (Türkiye’de bu oldu, bizim memleketin en milliyetçi tarım bürokratları böyle bir tohum yasası hazırladılar ve yasalaştırdılar).
Şirket geldi, kendi patentiyle ürettiği GDO’lu mısır tohumunu sana sattı, ama komşun almıyor, o GDO’ya direnenlerden. Sen mısırı ektin, mısır çiçeklenme dönemindeyken, rüzgarlar ve arılar aracılığı ile senin GDO’lu mısırının geni gitti komşunun mısırıyla mercimek fırında yaptı.
Aşk bu, yapacak bir şey yok.
Ama yasak aşk!
GDO’lu tohumu üreten firmanın müfettişleri gelir, senin o direndiğini sanan kaz kafalı komşunun tarlasından mısır örneği alıp gen tahlili yaptırır ve kendi patentli tohumunun geninden bulursa (ki bulur) o komşuyu mahkemeye verir “benim tohumumu çalmış, hırsız” diye. Sonra da dünyanın tazminatını alır, ya da o komşu da GDO’lu tohumdan ekmeye mahkum olur.
Nasıl?
Koy cebe: tohum işi bomba üretmekten daha karlı daha stratejik
Derler ki, Çin devleti yıllarca direndi GDO’lu pirinç tohumuna, buna karşılık tohum şirketleri kalktı uçaktan GDO’lu pirinç tohumu serpti pirinç tarlalarına ki, Çinlilerin yerel tohumları özelliğini kaybetsin, bunların tohumundan gen kapsın….
Birkaç yıl önce, ODTÜ’de bir doktora öğrencisi domates tohumları üzerine araştırma yapıyordu, piyasadan aldığı hibrit domates tohumlarının bir bölümünün GDO’lu çıktığını farketti, YÖK bu araştırmayı kabul etmedi, bakanlık sonuçları geri gönderdi, okul “ben görmedim” dedi, öğrenci korkudan sustu.. konu kapatıldı.
Neden mısır ve mısır tohumu bu kadar önemli oldu?
Çünkü, mısırdan şeker ve biyo dizel üretiliyor.
Her ikisi de dünya ekonomilerini sarsacak ürünler.
Bizim ülkemizde son yıllarda kim iktidar partisinin başına geçtiyse, mutlaka bu sıvı şeker kazanında tatlandırılıyor.
Sonra milletin horoz şekeri olarak piyasaya sürülüyor.
Daha neler neler…
Şimdi de kalkmış bu Ali Atıf Bir denilen reklam cambazı “neden ulusal güvenlik meselesi oluyor GDO?” diye soruyor.
Çünkü, “gıda güvenliği” diye bir şey var.
Sen kendi gen kaynaklarını korumazsan, gıda da tümüyle dışarıya bağımlı olursun. Sonra da, dünya tohum piyasasını ele geçirmiş olan bir kaç şirket “abicim bu sene sana tohum yok” dediler mi, yandı gülüm keten helvası dır, savaşa da salgın hastalığa da ihtiyaç yoktur artık, istediklerinde bir koca kıtayı ortadan kaldırabilecek bir güçtür bu.
Bu yazdıklarım kuşkusuz işin minik bir bölümü, konu çok daha karmaşık ve can sıkıcıdır aslında. İşin ucu doğal ekosistemlerin tahrip olmasına, büyük nüfus hareketlerine, sosyal çatışmalara, ekonomik krizlere kadar gider. Bunları görmemenin tek yolu, bu ip cambazı gibi medya maymunlarını ve vatansever (?) bürokratların marifetlerine kanıp, onların lakırdılarına inanma saflığında debelenmektir.
Ki, bunu da pek güzel yapacak bir karakterimiz vardır.